dertome

ziyaret sayısı: 1206 | toplam entry: 10
|

  1. 05-09-2006 tarihinde sözlüğe kayıt olmuş, uzun süren bir sessizlikten sonra;
    "onaylanayım bari!" diyerek tekrar yazmaya başlamış yazardır...
    "hayırlara vesile olsun, hoşgeldin" denilesidir...
    not: noktalamalara dikkat edeceği umuduyla, saygılar.
    ³
    ³

    (velociraptor, 1/6/2007 12:50:00 AM ~ 1/6/2007 12:51:00 AM)

    [puan:2] [#350095]

  2. siteye kayıt olduktan uzun bir zaman sonra yeni yeni entry ler girmeye başlamış 2.nesil yazardir. sözlükten uzak kalmamasını, daha çok ilgilenmesini beklemekteyiz... ³

    (nuke, 1/18/2007 12:34:00 AM)

    [puan:2] [#360485]

  3. arkadaş, ben bir seneyi aşkındır bu sözlükte üyeyim, ben böyle bir ayar yemedim!
    şimdi şöyle oluyor:
    diclo kişisi salak avare ortalıkta entry okurken bir şekilde bir ipucu yakalar ve mesaj atar bu yüce şahsa:

    diclo––>derto: (ebkz:#xxxx) şimdi ben size okuduğunuz okulu sorsam çok mu absürd bi soru olur? bence olmaz?...
    derto––>diclo: xxx üniv`de okurum, nevi şahsıma münhasır bir kişiyim.
    diclo––>derto: tk sınavınız nasıldı efendim?
    derto––>diclo: sana ne?
    diclo––>derto: doğru tabi haklısınız... bok yedim...:$ pekiii minnesota`yı bilir misiniz? böyle gölleri var, ırmakları var, ağaçlar felan yemyeşil, hayat güzel böyle kuşlar kelebekler vs... bi de bazı garibanlar gidiyolar oraya? siz hiç ateş böcüğü gördünüz mü?
    derto––> minnesota benden sorulur, buraların sayılı mafyalarındanım da sen ne istiyosun kardeşim benden?
    diclo––>derto: abla hayranınızım, bütün entry`lerinizi takip ediyorum! her yazdığınıza artı veriyorum! büyüksünüz... saygılar hörmetler!
    derto––>diclo: eee?
    diclo––>derto: eesi bu işte. saygılarımı sunuyorum. bilirsiniz, ben buralarda uzuncadır varım, herhangi bir şey danışmak isterseniz, bir emriniz olursa bildirin ulvi şahıs kişi olarak.
    derto––>diclo: tamam, eyv... gidebilirsin...
    diclo––>derto: ama keşke kendinizi bildirseydiniz önceden de sizi yıllar boyu aramasaydım? kim olduğunuz felan söyleseydiniz de mi? hani ayıp diyemem de bana yazık ettiniz...
    derto––>diclo: söylesem nolcaktı ki?
    diclo––>derto: kusura bakmayın efendim... bok yedim! hatalarımı en kısa sürede telafi edeceğim! değerli zamanınızı aldım, lütfen, yalvarırım beni affedin!
    derto––>diclo: iyi tamam!
    diclo<––>diclo: çok pis ayar yedim!

    ben bu yaşıma geldim, böyle ayar yemedim! gerçi kendisi zeka olarak 5-6 yaşlarımda olduğumu söyledi ve sonuna kadar da haklıydı...
    işte bu mesajlaşmaya ve derin tespitlerine dayanarak kendisinin hakkında acizane bir tanım yapmak isterim:
    ulvi bir ayar insanı! geceler boyu ağlatıp da yatak döşek edecek kadar yüce bir insan, ayar veren şahıs... hala üzerimden atamadım o yediğim lafları, o aldığım ayarları...
    ayar manyağı oldum burda...
    saygılarımı sunuyorum kendisine, bir emri olursa derhal bildirmesini rica ediyor, yüksek müsadeleriyle de bu entry`mi sonlandırıyorum.
    the end...³

    (diclonaprosyn, 1/20/2007 11:48:00 PM)

    [puan:4] [#363094]

  4. sürekli eksilenen, ama yine de "dert@me" yip yılmadan yazan ve yazar olmaya calisan kişi

    (dertome, 1/22/2007 9:54:00 PM)

    [puan:2] [#364878]

  5. tenis kortlarının kuyruğu üzerinde zıplayan tiger`ı.
    şimdi olay şöyle oluyor:
    kültür ve sosyallik abidesi dertome kişisi aslında sanıldığı kadar mükemmel olmadığını; harika bir mizaç ve karaktere sahip olmadığını; her türlü envayi çeşit aktivite ve benzeri şeylerde gayet de bulunabilir bir hint kumaşı olduğunu; onbeş parmak sahibi olmadığını ve üstelik onbeş parmağında da onsekiz marifet barındırmadığını diclo kişisiyle şanssız tanışmaları akabinde idrak eder
    ³. zira; diclo kişisi her alanda, sosyal olsun, asosyal olsun; kültürel olsun, öküzel olsun; mizahi olsun, melankoli olsun; sportif olsun, uyuzluk olsun... her türlü alan, konu ve benzeri muhtevatta dertome kişisinden çok daha yetenekli, deneyimli, kabiliyetlidir. mütavaziliğiyle nam salmış diclo kişisiyle tanışan dertome insanı "acep hangi konuyu bulsam, hangi hususta diclo`dan daha iyi olduğumu ispatlasam?" telaşına düşer.
    100m engelli koşu denir, diclo hisar rekoru kırar. yüzme denir, ilk kulacıyla fark atan diclo karşısında hayretlere düşer dertome. tekerlekli sandalye basketbolu denir, malumunuz, asıl gelişim gösterdiğim konudur. bungee jumping denir, diclo kişisi serbest düşme yaşar.
    sportif faaliyetleri bir kenara bırakan dertome, bundan sonra çareyi kültürel faaliyetlerde arar. ancak yanılır, çok fena yanılır, çok pis yanılır. bir film adı söylediği zaman diclo zaten o filmi e-mule`den indirmiş veya gençturksel sağolsun, sinemada kapalı gişe izlemiştir. tiyatro denir, diclo kişisi başlı başına bir tek kişilik tiyatro gösterisidir. kitap denir, diclo kişisi kütüphanesini gösterir.
    artık tüm yolları kapanan dertome çareyi uzmanlık alanı olan mizahta arar. diclo kişisini en çok zorlayabildiği alan bu olsa da, dertome yine yanılır; insanlar yine yarılır...³
    bunun üzerine dertome yüksek ihtisasını tamamladığı alan olan bilişim sektörüne kaydırır idrar yarışını. ve sonuç, malumunuz, her zamanki gibi: "buraların yıldızı o bir başka, diclo diclo çok yaşa!" tezahuratları.
    ancak bir gün dertome`nin dikkatini diclo`nun titreyen elleri, yürümekten aciz bacakları³, ve kalem bile tutamayan parmakları çeker. bir düşünce alır dertome`yi. aradan günler, haftalar, aylar, yıllar geçer³... artık dertome köprüden önce son çıkışa yaklaşmıştır! yepyeni bir müsabaka alanı keşfetme telaşesi içerisinde diclo`nun simsiyah ciğerlerini, ve yürümekten aciz bedenini hedef olarak seçer. evet, diclonun yumuşak karnı burasıdır!
    bir gün, bir gün bir dertome, eve de gider kimse yok! açar, bakar dolaba, o da nesi? bir raket! evirir, çevirir inceler, ancak maalesef topu yok...³
    derhal diclo hayvanı ile irtibata geçer:
    -lan odun, sende tüylü top var mı?
    +ne demek şimdi bu?
    - civciv moru top işte...
    + ne yani şimdi? teşbihte hata olmaz cinsinden bir laf sokma mı bu?
    - yahu salak! ne laf sokması? tenis topu var mı sende?
    + vardı bir ara, öyle geceleri ona bakar uyurdum.
    - ne oldu o topa?
    + aldattı beni!
    - şaka mısın yahu sen?
    + lafı nereye getirmeye çalışmaktasın ulu dertome, de hele?
    - bu haftasonu, iki rakip, iki raket, bir file, bir kort, 3 saat 15 dakika, 4 set. ne dersin?
    + anlamadım derim...
    - beyinsiz!
    + efendim?
    - tenis maçı yapacağız!
    + alırım anahtarını?
    - gülüyorum sadece! neyin anahtarını alacaksın?
    + meselaaa... hah buldum! sizin şu gökdelenin anahtarını olmaz mı?
    - tamam be! haftasonu?
    + anlaşıldı anlaşıldı...

    ve diclo kişisini bir heyecan basar, bir telaşe, bir adrenalin hali... en güzel ve kısa eteğini giyer diclo, en beyaz ayakkabılarını seçer, en yağ lekesi olmayan bandını takar... artık hulya avşar`ın kuru yemişi gibidir...
    ve diclo büyük müsabaka günü için dertome`yi beklemeye başlar....

    ....to be continued....

    maç sonrası edit: (entry: #403649)³

    (diclonaprosyn, 3/10/2007 2:32:00 AM ~ 3/12/2007 12:25:00 AM)

    [puan:4] [#402422]

  6. sağolsun, eksik olmasın, varolsun; eski bir dost gibi. hani derdi olunca dinleyebildiğiniz ve dertlerine anlam verebildiğiniz türden. hani sizi dinleyen türden. eski bir dost gibi, halbuki çok da zaman olmadı kendisini tanıyalı.
    çukurlarda yaşanılan bir hayatın, diplerdeki, sonlardaki, depresyonlardaki etkisiz elemanı. sanırım acemi bu canhıraş yokuşlarında hayatın.. ama gülmeyi biliyor, kolay güldürülüyor.
    galiba saf birazcık, kolay kanıyor, kolay aldanıyor...
    herhalde yorgun, şöyle bir taşın üstüne çömelip sigaramı yaksam da iki soluk alsam dediğimiz evrede.
    yürünmüş yollardaki kurulmuş tuzaklar, her insana, bir şekilde ulaşır, tuzaklara kapılmış...
    gelecek vaadediyor dibe doğru çöküşlerini hissederken, en azından dibe vurmaya başladığı anda "ne oluyor?" diye soruyor kendisine. çok insanın erdemi değildir bu, ben beceremedim daha henüz... ve gelecek vaadediyor, en azından tebessümlerini kaybetmemiş henüz, galiba?... her insanın fazileti değildir bu! ben kaybedeli çok oldu mesela...
    eski bir dost gibi işte.. beni dinleyen, saçmalamalarımı çeken ve bana sabreden nadir insanlardan birisi. sanırım o da bıkar yakında?
    eski bir dost gibi işte.. üzgün olduğu zaman insanı üzen. sanırım o da üzülmekten vazgeçer yakında?...
    eski bir dost gibi işte.. dinleyebildiğiniz, kendinizi dinletebildiğiniz eski bir dost gibi. sıra arkadaşı, yazı arkadaşı, ter arkadaşı vs vs...
    kızmıştı en son, yazdığım bir yazıda kendisinden bahsettiğim için. şimdi uzun uzadıya kendisinden bahsediyorum, yine kızar sanırım? çok da kızmazsa iyi aslında. gerçi alışkındır saçmalamalarıma, küfürlerime, mallıklarıma, ilginç teori ve felsefelerime.
    afişlerimin bayan karakteri, okul duvarlarında yer alacak "tanıdık" sima.
    eski bir dost gibi işte.. "dead or alive, wanted!" yazıp yurdun dört bir yanına resimlerini gönderebileceğiniz..
    dinler beni çoğu zaman, git başımdan demez, derse de bir sebebi vardır.
    daha benden sıkılmadı henüz, bakalım ne kadar daha sabreder?
    gerçi benden sıkıldı artık.. tamam kardeşim, rahat bırakıyorum seni artık... ama sen yine de der etme!

    (diclonaprosyn, 3/24/2007 4:21:00 AM ~ 3/24/2007 4:22:00 AM)

    [puan:2] [#410652]

  7. diyorlar ki bazen bunun kafasından, tilkiler doluşmuş, bakıyor ikişer üçer... gelin görün ki tilkilerden de ben anlarım, konuşuyorum. diyorum yapma arkadaşım, yapma kuzum, kuyruklara dikkat diyorum! ama dertome'nin kafasındaki tilkiler maşallah zebellah! hayvanceğizlerde öyle kuyruklar var ki, desem 'dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına girerler', o kuyruklarla nereye çıkıyorsun da nereye dönüyorsun? zaten vatandaşın kafası olmuş bir kürkçü dükkanı, ben bahsediyorum dönüp dolaşmaktan... çıkmıyor ki tilkiler hiç dışarı? öyle sevimli sevimli poz verip duruyorlar. ancak laftan anlamadıklarından olsa gerek, bazen sinirlenidiriyorlar beni. benden başka da bu vatandaşın kafasındaki tilkilerden anlayan yok mudur nedir, anlamam, kimseye de böyle şirin pozlar vermezlermiş. belki de tilkilerin beni çok sevmesinden ötürüdür?... hem zaten it iti ısırmazmış?
    diyorlar ki bazen benim gözlerimden, deliler doluşmuş, etrafa tükürüyorlar teker teker... demem o ki, benim kafadaki deliler pek de bir edepsizler! ancak dertome'nin kafasındaki tilkilere nazaran çok daha şirinler. seviyorum ben delilerimi... hm zaten it ite diş de göstermezmiş?
    diyorlar ki bazen bu dünyanın tahtasında, çiviler çıkmış, yayılıyor etrafa birer birer! ben pek çivi çakmaktan anlamam. ondan ötürüdür ki dünya düzenine de pek karışmam. ancak bazen çok pis koyuyor adama bu dünyanın tahtasından çıkan çiviler oranıza buranıza batıyorsa ve siz bu sırada türlü dangalaklıklar yapıyorsanız. ne kafanızdaki tilkiler, ne deliler, hiç kimse mani olamıyor bu fırlayan çivilerin bir taraflarınıza batmasına. ondan mütevellettir ki şahsen benim bir taraflarım dart tahtasına dönmüş vaziyette! namussuz bir de sürekli on ikiden vurmuyor mu, deli ediyor adamı?
    diyorlar ki bazen damların tepesinden, salaklar doluşmuş, düşüyor birer birer! ben o salakların halinden tabip olarak değil, damdan düşen olarak anladığımdan mütevellit dama çıkanlara düştüğüm yerden, kırılıp da bir daha kaynamayacak kemiklerimi göstererek "inin aşağı ulan haytalar!" diye seslenen bir şapşal iken günün birinde bir bakarım çakalın biri dama çıkmış, ben diyor, damdan düşmem diyor! hafifçe sağlam bir iki kemiğim üzerine doğrulup da "de get, namussuz! ne anlarsın damdan düşmekten!" dediğim vakit damdaki çakal bana şaşırdığım bir cevap veriyor: "ben damdan düşeli çok oldu, bak şimdi daha alçak bir damdayım, düşsem de toparlıyorum!" diyor. işte benim bittiğim an da bu an oluyor sedat abim! yeniden umutlanıyorum! yoksa diyorum, yoksa yeniden kalkabilir miyim ayağa; yeniden çıkabilir miyim damlara diyorum... ve bir de bakıyorum ki damdaki çakal dertome'nin ta kendisiymiş. afallıyorum...

    (diclonaprosyn, 3/30/2007 2:50:00 AM)

    [puan:4] [#414512]

  8. çok meşgul olmamdan ötürü doğum gününü kutlayamadığım insan.
    insan kardeşinin bile doğum gününü kutlayamayacaksa ne manası kalır dünyanın o da garip tabi?
    her neyse, ve her kimdeyse, mutluluk çok da uzağında değildir bilirim, işte böyledir...
    vel hasılı kelam, nice mutlu, bol sırıtışlı senelerin baş rol oyuncusu olacak, bilirim...
    nice yıllarına kaldırıyorum kadehimi:
    (bkz.:
    cheers)

    edit: doğum günü bugünmüş meğer! insan kardaşının ne vakit doğduğunu bilmiyorsa ne manası kalır dünyanın?...

    (diclonaprosyn, 4/17/2007 12:51:00 AM ~ 4/17/2007 1:00:00 AM)

    [puan:4] [#429701]

  9. gecenin bir saatinde, içimde bin bir dert birikmişken, sırf "dert etme kardeş!" demesini işitmek için, dertome`yi bekliyorsam ve arıyorsam bir yerlerinde bu şehrin; vardır değil mi bir bildiğim?...
    hayatımın bu vakitlerinde, kimseye anlatamayacağım bir dert varsa içimde, dilimin ucunda düğüm düğüm boğazıma uzanan şeyler kalmışsa ve biriktirdiklerim çok feci içimde bir yerlerde patlıyorsa, ancak bütün bunlara rağmen bene hala tek bir kişiye bile derdimi anlatamıyorsam; vardır değil mi bir bildiğim?...
    bildiğim yanıldığıma yeter mi acaba?...
    neden suskun kaldığımı bilen var mıdır mesela?...
    bir de, merak ediyorum da, neden dertome`nin "dert etme" demesi ayrı gelir bana?... o da mı damdan düştü yoksa?...

    (diclonaprosyn, 6/6/2007 2:35:00 AM ~ 6/6/2007 10:37:00 AM)

    [puan:2] [#481587]

  10. şimdi penceremin önüne yağmur yağıyor, bu şehirde çok sular akıyor... çok su saman altından yürüyor... ne onun haberi oluyor ne de benim ruhum duyuyor...
    şimdi bu şehrin bir yerlerinde doğanlar oluyor, bir o kadar da ölenler... birçok salacadan tutuluyor, çok ezanlar kulaklara okunuyor... ne onun haberi oluyor ne de benim...
    bu memlekette şimdi güneşler doğuyor... aydınlanan güne boyunlarını uzatan horozlar oluyor, bir gün içerisinde dünya ziyadesiyle dönüyor... ne onun haberi oluyor ne de benim ruhum duyuyor...
    bu dünyanın bir çok yerinde zibil tane taş parçalanıp kum deryasına aidiyet kazanıyor... toprakların sinesinden tohumlar filizleniyor, damla damla suyla besleniyor... ne onun haberi ne de benim ruhum duyuyor...
    bu evrenin bilinmeyen köşesinde bilimsel felaketlere gebe hadiseler vuku buluyor... toz bulutlarından zerre olacak gezegenlere herşey hareket halinde ve sonsuzluğa doğru koşuşturuyor... ne onun haberi oluyor ne de benim ruhum duyuyor...
    yağmur damlası gökyüzünden yer yüzüne bir armağan... serbest düşüş, ve izafiyet teoremi kapsamında sınırsız hareket neticesinde ortaya çıkan muazzam bir zaman detayı... haber denilen şeyin ulaşma hızı kadar muazzam olmuyor yine de... ve ıslanan toprak memleketin hiç bir yerinde bir ormanın derinliklerindeki kadar güzel kokamıyor! o orman bilinmeyen bir yerin bilinmeyen bir zaman detayına gömülmüş duran bilindik ve tanıdık bir sese sahip, muazzam bir kokuya sahip: yağmur... sesi çiselediğini belirtircesine duvarları yıkıyor, camları kırıp odaya giriyor. keman tınısı yapmurun çiselemesine karşı koyamayıp detaylardan noksan bir mahiyette dökülen satırlara tezahur ederek ölümsüzlüğe ve ölümlülüğe kavuşuyor. her kavuşma bir ayrılık habercisi, iş bu sebebten ötürü bu sevinç nidaları da bir ağlaşmaya gebe? yayın gıcırtısı kapınınki kadar melodiye sahip değil ve davulun tokmağı kadar güçlü değil ama yetiyor bir yerden sonra herkese?
    şimdi, uzak şehirlere, bilinmeyen iklimlere, yaşanılmayan sonsuzluklara doğru bir çok yolcu demir almış o gemiye tıkıştırılıyor. haberleri tez elden ulaşırken bir yandan da savaş habercisi bir yağmur bastırıyor...
    kim bilir ne çulsuzlar var ıslanan... çok umurumda, evet!
    bilinçsiz ve şuursuz bu kara parçasının göbeğine yerleşmiş kızıl bir felaket yüzeye doğru hareket halindeyken "cheers!" nidalarının yankılandığı gavur elleri kıvamındaki diyarımın herşeyden uzak sahil kasabasında gözlerini ufka dikmiş yaşlı bir teyze silüeti canlanıyor karşımdaki bomboş duvarda. eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, ve bakıyor sema'ya ağlayarak... hızlıca çıkıyor merdivenleri... ve sonra bir gemi, telaşlı ve ürkek, çok uzaklardan geçen, fırtınada çırpınan; bayrağını göndere çekerken dumanlarıyla coşkuya ortak oluyor... sahil kasabasının kavaklık kesiminden aşağılara doğru akan dere orkinos ve çupraların, ama en çok da levreklerin beslendiği denize doğru kıvrıla kıvrıla kavuşuyor. bu kavuşmanın ayrılık haberici olduğunu bize izafiyet değil de termokimya yasaları söylüyor. buhar olup gidiyor bir çok hayat, tabaklarda karın tokluğu uğruna şaklabanlık yapmaları gerekirken...
    şimdi uykulu gözleriyle esneyerek yatağından bir çocuk kalkıyor. ben diyeyim 6 yaşında siz anlayın en fazla 5. saçlarını taraması gerekli, elini yüzünü yıkaması ve şu esneme seanslarını bir kenara atması. yastık ne kadar da kafasına göre, ve yorgan ne kadar da güzel örtmüş narin bedenini. içeriden annesinin sesi gelince babasını daha bir özlüyor, zaten başka da hiçbir şey yataktan ayıramaz onu... sevgili babası... babası sokağa çıkınca şemsiye mecburiyeti hakkında biraz daha düşünüyor. ya nasip derken gökten boşalan rahmete bakıyor. alinde bir çanta... kızını seviyor...
    merhumun arkasından çok göz yaşı dökse de; hala yatağında sıcaklığı, gözlerinde hayali de olsa tebessümü duran ve her sabah aynı samimi 'günaydın'ı ona söyleyebilen eşinin hasreti içini dağlayan ihtiyarın da içinden gelmiyor uyanmak... onsuz yaşam her türlü zulme gebe!
    akşamdan ödevi eksikti, elektirkler tam performans tepesindeki lambadan eksik olmadı, ve birkaç hafta önceki sıra yerleşiminden ötürü hoşlanılan kızın arkasına oturamadı... hal ve gidiş sıfırın altında! dünden yediği orkinoz hangi amansız derenin suyunun denize kavuşmasından iham aldıysa makatıyla kavuşmuş olsa gerek, bir de yatmadan önce içtiği 2 bardak suyun meshaneyi işgali hafiften rahatsız ediyor haytayı, istemeyerek, ve daha çok zorunluluktan yani ihtiyaçtan ötürü, yorganını kaldırıp bir bacağını dışarı atıyor.

    yeni bir gün başlıyor...
    birçok detay birçok muamma ve birçok serzeniş hayata yeniden dönüyor. uyku kokusunun hakim olduğu odaların camları açıldıkça içeri yağmurun şehir asfaltındaki dansından ortaya yayılan kokusu doluyor pencerelerden içerilere...
    yine de yorulmuyor dünya!
    her sabah, her damla suyla, her yapılan karşılaştırmayla; devam ediyor işi gücü olan dönme hususuna! kanunu bu, ve tek bildiği...
    herkes herşeyi biliyor belki, ve yeni doğan gün ile birlikte çok şey devam ediyor süregeldiği gibi...
    ama ne onun haberi oluyor, ne de benim ruhum duyuyor...
    bir sabah vakti;
    hesap vermek istercesine;
    sevimsiz bir 'günaydın' duyuluyor...
    bir elveda ve bir merhaba...
    onun sadece bundan haberi oluyor, benim ruhum uğulduyor...

    (diclonaprosyn, 10/21/2007 5:16:00 AM)

    [puan:4] [#591884]

|


0.172